|
Fatih
Camii |
|
|
|
Yatarken yerde ilhâdıyle haşr olmuş sefil efkâr,
Siyeh reng-i dalâlet bir
bulut şeklinde mâzîler,
Ziyâ-rîz-i hakîkat bir seher tavrında müstakbel,
Derâgûş etmek ister
nâzenîn-i bezm-i lâhûtu:
O revzenler, nazarlardan nihan dîdâra müstağrak,
Bu kudsî ma'bedin
üstünde tâban fevc fevc ervâh
Tecessüd eylemiş gûyâ ki subhun rûh-i mahmûru;
Tabîat perde-puş-i
zulmet olmuş, hâbe dalmışken,
Evet bir kalbdir, bir kalb-i cûşâcûş-i âşıktır,
Nümâyan cebhesinden
Sadr-ı İslâm'ın meâlîsi:
Kıyâm etmiş de, yükselmiş de bir timsâl-i nûr olmuş.
Asırlar geçti hâlâ
bâtılın pîş-i hücûmunda,
Bu bir ma'bed değil, Mâ'bûd'a yükselmiş ibâdettir;
Semâdan inmemiştir,
şüphesiz, lâkin semâvîdir: ***
Bir infilâk-ı safâdır ki yâr-ı cânımdır,
Ridâ-yı leyli henüz
açmamıştı dest-i semâ;
Fezâ yı rûhda aksetti, es-salâ perdâz
İçimde cûş ederek lücce
lücce istiğrâk,
Zalâmı sîneye çekmiş yatan sokaklardan
Göründü; Fâtih'e
gelmiştim anladım, azıcık
Sokuldum artık onun sîne-i münevverine,
Fezâ-yı ma'bedin
encüm-nümâ meşâ'ilini,
Görünce geldi çocukluk zamanlarım yâda...
Sekiz yaşında kadardım.
Babam gelir: "Bu gece,
Giderseniz gelin amma namazda uslu durun,
Deyip alırdı beraber
benimle kardeşimi.
Dalar giderdi. Ben artık kalınca âzâde,
Hayâl otuz sene evvelki
hâli pîşimden
Beyaz sarıklı, temiz, yaşça elli beş ancak;
Mehîb yüzlü bir âdem:
Kılar edeble namaz;
Yeşil sarıklı bir oğlan ki: Başta püskül yok.
Sarık hemen bozulur,
sonra şöyle bir dolanır;
Koçar koşar duramaz, âkıbet denir "âmîn"
Alır çocuklar, oğlan
fener çeker önde,
Derin bir uykuya...
Çekildi aslına, artık
hakîkatin o kesîf
Zaman da kalmadı zâten hayâli dinlemeye:
Zılâl-i âdem iken, bir
sadâ bülend olarak,
Fezâ-yı mahşere döndürdü gitti eb'âdı!
Gibiydi. Her birisinden
duyuldu sîne-fıkâr,
Ki kalb-i rahmeti sızlattı şüphesiz o enîn!
Göründü sonra o dağlar
zemîn-i haşyette!
Semâya doğru o dağlar da açtı ellerini.
Ki rûhum eyliyecek tâ
ebed o dehşeti yâd.
Ne oldu Arş'a kadar yükselen o sûz ü güdâz?
Evet, hurûş ederek işte
rahmet-i Subbûh,
|